Doğal Güzelliklerin Tarih ile Birleştiği Şehirler

11 Eylül 2019

 

Hazırlayan:Nükhet Sezer

 

 

Doğal Güzelliklerin Tarih ile Birleştiği Şehirler:Isparta, Burdur ve Denizli

Dinginliğe ve huzura ihtiyaç duyduğumuzda doğanın yeşil ve mavi güzellikleri kaçış rotamız oluyor. Yeşil ve mavinin huzurunu hissetmek için Akdeniz ve Ege’nin güzel ve şirin üç kentini keşfedin. Denizli, Isparta ve Burdur… Keyifli bir hafta sonu gezisi için durağımız bu güzel Ege kentleri oluyor. İlk olarak Burdur’daki Salda Gölü’ne gidiyoruz.


Salda Gölü
Burdur’un Yeşilova ilçesinde yer alan Salda Gölü, “Türkiye’nin Maldivler’i” olarak bilinir. Karstik bir göl olan Salda, Türkiye’nin 3. büyük gölüdür. Salda Gölü, temiz ve şeffaf suyu ile dikkat çeker. Beyaz kumu Mars’taki kaya özelliğine benzer bir yapıdadır. Bu özelliği ile dünyadaki iki yerden biridir ve bilim insanlarının ilgi odağı haline gelmiştir. Salda Gölü, 2000 yılında BBC’de yayınlanan bir belgesele konu olmuştur. Kumsalın bu beyaz rengi göl suyunun içerdiği magnezyumdan kaynaklanıyor. Toros Dağları’nın eteklerinde yer alan Salda Gölü’nün suyu sodalıdır; kil ve magnezyum yönünden zengindir. Aynı zamanda birinci derecede sit alanı ve turizm merkezidir. Salda Gölü ziyaretçilerine mineral yönünden zengin suyu ile şifa da sunuyor. Mavinin ve sonsuzluğun huzurunu yaşarken kendinizi aynı zamanda sağlıklı da hissediyorsunuz. Gölün etrafında bulunan çamurun da cilt hastalıklarına ve eklem ağrılarına iyi geldiği uzmanlar tarafından kanıtlanmış.

Göl yakınlarında sadece bir tane otel bulunuyor. Sit alanı içerisinde yer aldığı için yerleşim kesinlikle yasak burada. Arka kısımda bulanan ormanlık alanda kamp yapılabiliyor. Kamp alanından ve belediyenin sağladığı tuvalet ve elektrik hizmetinden yararlanmak ücretsiz. Göl sularında su sporları ve yamaç paraşütü de yapabilirsiniz. Son zamanlarda balayı için tercih edilen Salda Gölü düğün ve doğa fotoğrafçılarının da yeni gözdesi. Gölün çevresinde yöre kadınlarının hazırladığı nefis hamur işlerinden tatmanızı öneririm. Yeşilova’nın içerisinde yer alan restoranlara uğrama şansınız olursa Burdur’a özgü Burdur Şişi’ni deneyin derim.

Lavanta Kokulu Köy: Kuyucak
İkinci durağımız Isparta’daki lavanta bahçeleri oluyor. “Lavanta kokulu köy Kuyucak, görüntüsüyle ve mis gibi kokusuyla bizleri adeta büyülüyor. Kuyucak, Isparta’nın Keçiborlu ilçesine bağlı. Merkeze 47 km uzaklıkta bulunan köyde 250 kişi yaşıyor. Burada lavanta ekimi 1970’lerde başlıyor. Türkiye’de lavantanın %93’ü bu köyde üretiliyor. Bu köyün lavanta ile buluşması bir başarı öyküsü ile gerçekleşiyor; Anadolu kadınlarının başarı öyküsü… Lavanta Kokulu Köy projesinin ilk adımı Köy Kadın Girişimciler Kooperatifi’nin kurulmasıyla oluyor. Kadınlara lavanta yetiştiriciliği, turizm gibi konularda eğitimler veriliyor. Anadolu kadının azmi ve yeteneği ile bu başarı öyküsü gerçekleşiyor kısa zamanda.

Bu güzel mor çiçekler haziran ayında çiçeklenmeye başlıyor, Temmuz ortasında da hasat ediliyor. Gezi esnasında lavanta toplamanın keyfini çıkarabilir, büyüleyici fotoğraflar çekebilirsiniz. Düğün fotoğraflarınız için de çok hoş bir alternatif olur diyebilirim. Anadolu kadınlarının el emeği olan lavanta ile ilgili birçok ürünü alma şansınız var. Lavanta suyu, lavanta balı, lavanta kurabiyeleri, lavanta keseleri, lavanta yağı… Lavanta kozmetik dışında aroma terapide de kullanılıyor. Özellikle uykusuzluk sorunları bu şekilde tedavi edilebiliyor.

Isparta Müzesi
Müzenin kuruluşu 1933 yılında açılan Halk Evi’ne dayanır. Çalışmaların tamamlanmasıyla 1985 yılında hizmete açılmıştır. Müzede 2953 adet arkeolojik eser, 12.671 adet sikke yer almaktadır. Arkeoloji Salonu, Halo Salonu, Etnografya Salonu ve Hazine Salonu olmak üzere dört bölümden oluşuyor.

Arkeoloji Salonu’nda Harmanören’de yapılan kazılar sonucunda çıkarılan buluntular, Perge Antik Kenti’nden eserler, Yukarı Kilise’ye ait ikonlar sergilenmektedir. Halı Salonu’nda ünlü Isparta halıları, Etnografya Salonu’nda ise bölgenin kültürü ile ilgili buluntular sergilenmektedir. Hazine Salonu’nda bölgede yaşamış medeniyetlere ait bronz ve gümüş takılar, sikkeler yer alıyor.

Gezimizin son durağı Denizli oluyor. Keşif noktalarımız Pamukkale Travertenleri, Hierapolis Antik Kenti ve Leodikya Antik Kenti.

Pamukkale Travertenleri
Travertenler, doğanın inşa ettiği bir sanat eseri adeta. Kar beyaz travertenlerden akan kaynak suyu ile tatlı bir serinlik hissediyoruz. 400 bin yıl önce bir dizi depremle Büyük Menderes Havzası’nda termal suların oluşturduğu bir doğa harikası burası. Pamukkale, her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği kar beyazı travertenleri, büyüleyici Kleopatra Havuzu, Hierapolis Antik Kenti ile biliniyor.

Dünya’da hem doğal hem kültürel özellikleriyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş 29 yerden biri aynı zamanda. Pamukklae, Kapadokya ile birlikte yabancıların Türkiye’de en ziyaret ettiği doğal güzelliklerden biri. Bu bin yıllık kar beyaz teraslar, kaplıca suyundan çökelmiş karbonat minerallerinden oluşuyor. 100–150m yükseklikte uzanan bu terasta yaklaşık 6 km uzaklıkta Pamukkale’yi var eden, travertenlerin oluşumunu sağlayan termal kaynaklar yer alıyor. oluşumunu sağlayan termal kaynaklar bulunuyor.

Kalsiyum karbonatla doymuş su, güneşin altında buharlaştığında ortaya ilk önce jel halinde beyaz travertenlerin pamuksu görüntüsü çıkıyor ve katılaşarak yüzeyi kristalleşmiş kayalara dönüşüyor. Bileşiminde kalsiyum karbonat dışında sülfat, sodyum, demir, potasyum, magnezyum, serbest karbondioksit bulunuyor. Antik çağdan bu yana şifalı suları ile tanınan ve o zamandan günümüze şifa bulmak isteyen ziyaretçilerini ağırlıyor. Şifalı suları sindirim, solunum, dolaşım ve deri hastalıklarına iyi geliyor. Bir zamanlar travertenleri yok etme aşamasına getiren; antik hamam yapısı ile travertenlerin arasında yer alan otellerin kaldırılması ile tekrar eski beyazlığına kavuştu.

Hierapolis Antik Kenti
Denizli’nin 18 km kuzeyinde yer alan Hierapolis Antik Kenti’nin arkeoloji literatüründe “Holy City” yani “Kutsal Kent” olarak adlandırılması, kentte bilinen birçok tapınak ve diğer dinsel yapının varlığından kaynaklanıyor. Kentin hangi eski coğrafi bölgede yer aldığı tartışılır. Hierapolis coğrafi konumu ile kendisini çevreleyen çeşitli tarihi bölgeler arasında yer almaktadır. Antik coğrafyacı Strabon ile Ptolemaios verdikleri bilgilerde, Karia bölgesine sınır olan Laodikeia ve Tripolis kentlerine yakınlığı ile Hierapolis’in bir Frigya kenti olduğunu ileri sürerler. Antik kaynaklarda, kentin Hellenistik dönem öncesi adı ile ilgili bir bilgi bulunmamaktadır. Hierapolis olarak adlandırılmadan önce kentte bir yaşamın var olduğu Ana Tanrıça kültünden dolayı biliniyor.

Frontinus Caddesi: 14 metre genişliğindeki bu cadde (plateia), kentin ana caddesini oluşturuyordu (İ.S. I yy.). Mimari anlayıştan dolayı, kapı ile birlikte yapıldığı düşünülüyor. Caddenin ortasından üstü monolit kapak taşları ile örtülü kanalizasyon sistemi geçmektedir. Caddenin her iki kenarında toplam uzunluğu 170m olan dükkân, depo ve evler bulunuyor. Geç dönemde (V- VI. yüzyıl) inşa edilmiştir, cadde düzeni bozularak caddenin genişliği 8 metreye indirilmiş. Caddenin yüzeyi (platea) tamamen kaynak sularından dolayı kalker tabakası ile kaplıymış (2m yükseklikte). Antik yolu kalker tabakasından açmak için kompresörle açma çalışması yapılmış.

Agora: İ.S. 60 yılında meydana gelen depremden sonra Frontinus Caddesi, ile doğudaki tepenin yamaçları arasında geniş bir alanda değişim sonucu Hierapolis Ticaret Agorası olarak düzenlenmiş. Bu alan, depremden önce, yerleşim dışında, nekropolis ve atölye olarak kullanılıyordu, yuvarlak planlı pişirme odaları olan seramik fırınları ve İ.Ö. II.- İ.S. I. yüzyıla tarihlenen kabartmalı megara kaseleri bulunmuş. İ.S. II. yüzyılda bu geniş alana, 170 metre genişliğinde 280 metre uzunluğundaki, Küçük Asya’nın en geniş agoralarından biri inşa edilmiş. 1979 yılından itibaren sistemli araştırmalar yapılmaya başlanmış, yapılan kazılar sonucunda anıtsal alanın planı tanımlanmış, bazı onarım çalışmaları ve bulunan mermer blokların düzenlenmesi yapılmış.

Kuzey Bizans Kapısı: Hierapolis kentinde yapılan sur sistemine dahil olan Kuzey kapı İ. S. IV. yy sonuna tarihlenmekte; Kuzey Kapı, Güney Kapı’ya simetrik olarak Bizans Dönemi’nde kentin anıtsal girişini oluşturur.

Güney Bizans Kapısı: İ.S. IV. yy’da inşa edilmiş. Traverten bloklar ve içinde mermerin de bulunduğu devşirme malzeme ile yapılmış.

Apollon Kutsal Alanı: Teraslar üzerindeki kutsal alan, mermer merdiven ile birbirine bağlanan anıtsal yapı, Hierapolis’in en önemli tanrısına adanmış. Alttaki teras geniş bir alan üzerinde dor düzenindeki mermerden sütunlarla çevrilidir. Podium da işaret edilen iç kısımdaki yapı önceden Tapınak şeklinde tanımlanmış daha sonra kehanet merkezi olarak tanımlanmış. Büyük Apollon tapınağı ion düzeninde olup önceden “merkez kutsal alan” olarak tanımlanmış. Son araştırmalar ışığında üçüncü bir yapı da kuzeyde tanımlanmış. Anıtsal kutsal yapı İ.S. I. yüzyıla tarihlenmekle beraber İ.S.III. yüzyılda önemli değişiklikler geçirmiş.

Kleopatra Havuzu: Hierapolis kentindeki Antik Havuz, yani Kleopatra Havuzu, 2. yüzyıldan kalan bir yapıdır. UNESCO koruması altında, Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki sit alanı Hierapolis Antik Kenti içinde, Pamukkale Travertenleri’nin hemen yukarısındaki alanda bulunuyor. M.S 7. yüzyılda bir deprem şehrin ortasında bir çukur açmış, şehrin güzelim sütunlarını tutmuş içine savurmuş, özgür kalan termal suların da burayı doldurmasıyla Antik Havuz oluşmuş. Roma İmparatorluğu Dönemi’nde de Hierapolis ve çevresi tam bir sağlık merkezi/spa gibi kullanılıyormuş. Antik Havuz’un suyunun bazı cilt ve dolaşım sorunlarına iyi geldiği söyleniyor. Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın bu havuzun ününü duyup geldiği iddiası da yaygın. Havuzu termal sular beslediği için yaz kış sıcaklığı tam da optimal vücut sıcaklığı olan 36 derece.

Leodikya Antik Kenti
Lykos ırmağının güneyinde kurulan kent adını buradan alır. Antik kaynaklarda” Lykos’un Kıyısındaki Leodikya” olarak geçer. MÖ 261-263 yılları arasında 2. Antiokhos tarafında kurulmuş ve kente Antiokhos’un eşi Laodike’nin adı verilmiş. Bu kentin en önemli özelliği Anadolu’nun en büyük ticaret merkezi olmasıdır. Erken Bizans döneminde metropol şeklinde bire yerleşim olan bu antik kent, daha sonra dini bir merkez olmuştur. Leokdiya’nın en önemli eserlerinden biri burada yer alan Anadolu’nun en büyük stadyumudur. Antik kent, nekropol alanlarıyla çevrilidir. İçerisinde 5 agora, 2 tiyatro, 4 hamam, 2 giriş kapısı, kiliseler, Latrina, Peristlli evleri bulunuyor. Dünya’nın ilk su kanunları burada yazılmış, bu antik kent sizi binlerce yıllık bir tarihi yolculuğa çıkartıyor. Benim ilgimi en çok çeken eserler, o dönemin Satranç seti ve kabartmalardaki horoz figürü olmuştu.

Kaynaklar
https://www.pamukkale.bel.tr/fotograf-galerisi
h t t p : / / w w w . l a v a n t a k o k u l u k o y . c o m / t r / i n d e x . php?option=com_phocagallery&view=category&id =1&Itemid=194
https://www.burdur.bel.tr/