Studio Vertebra Kurucu Ortağı, Sayın Gencer Yalçın

02 Ekim 2019

 

Gerçekleştirdiğimiz söyleşide Studio Vertebra Kurucu Ortağı, Sayın Gencer Yalçın ile mimarideki güncel konular hakkında konuştuk.

Okurlarımıza kısaca kendinizden, eğitim durumunuzdan ve profesyonel özgeçmişinizden bahsedebilir misiniz?
1981 yılında Erzincan’da doğdum. 2003 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık bölümünü tamamladım. Öğrencilik hayatım boyunca çeşitli mimarlık ofislerinde çalıştım. Mezuniyetimden sonra proje lideri olarak kariyerine devam ettim. Yabancı yatırımcılarla birlikte baş mimar olarak çeşitli projeler tamamladıktan sonra ortaklarımla birlikte 2009 yılında Studio Vertebra’yı kurdum.

Studio Vertebra’da tasarım süreci nasıl gerçekleşiyor? Konsepti nasıl belirliyorsunuz? Bu süreçte ilham aldığınız kaynaklar varsa, nelerdir?
Vertebra’da tasarım süreci katılımcı ve paylaşımcı bir/ süreç olarak ilerliyor. Düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz toplantılarda tasarımcılar kendi fikirlerini ve araştırmalarını paylaşarak hem birbirlerini besliyor hem de ortaya tek bir kişinin değil bir ekibin fikri ortaya çıkmış oluyor. Konseptlerimizde işveren ihtiyaçlarına cevap vermeye özen gösteriyoruz. Her projede estetik ve fonksiyonu bir arada düşünerek ana fikri belirliyoruz.

Özellikle gelişmiş ülkelerde sürdürülebilirlik, yeşil binalar ve pasif ev konseptlerine büyük önem veriliyor. Bu kapsamda, Türkiye’de neler yapılabilir, görüş ve önerilerinizi paylaşabilir misiniz?
Türkiye’nin yenilenebilir enerji kaynakları potansiyeli oldukça büyük; bu potansiyelini tam kullanabilmesi için işe yerelden başlanması gerekiyor. İnsanların günlük hayatta aldıkları kararların daha ne kadar çevre dostu ve sürdürülebilir hale gelebileceği araştırılmalı ve bunlar genele yayılmalı. Bu konuda özellikle genç nesillerin bilinçlendirilmesi ve eğitilmesine büyük rol düşüyor.

Landmark olarak da bilinen “Simgesel Yapılar”, bir kentin bilinirliğine önemli ölçüde katkıda bulunuyor. Bu tarz projeler hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Simgesel yapılar bir şehrin global arenada tanınabilirliğini sağlamakta ve diğer şehirlerden farkındalığını ortaya koymaktadır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus bu simgesel yapıların bulunduğu şehrin ruhuna ve ortaya koymak istediği vizyona uyum sağlaması gerektiğidir. İstanbul gibi çok katmanlı ve tarihi şehirlerde buna oldukça dikkat etmek gerekirken, Dubai gibi nispeten daha yeni kentlerde simgesel yapılara karar vermek daha kolay olabiliyor. Biz de ofisimizin Özbekistan’da tasarladığı Bukhara City projesinde kent için ilerleyen dönemde bir simge olabilecek bir yüksek yapı tasarladık. Bu simgesel yapının şehir için yeni bir çağı sembolize etmesini ve şehre yeni bir soluk aldırmasını amaçlıyoruz.

Ülkemiz 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülke olma özelliği taşıyor. Bu yüzden “Kıyı Bölgelerinde Mimarlık” konusu da ayrı bir önem kazanıyor. Özellikle bu şehirlerimizde sizce nasıl bir mimari yaklaşım benimsenmelidir?
Kıyı bölgeleri doğaları gereği oldukça narin ve kırılgan ekosistemlere sahiptirler. Bu gibi bölgelerde tasarım yaparken mutlaka yereldeki doğal tasarım elementlerinin kullanılması gerektiğine inanıyoruz. Bu yüzden sürece en başta bizim kıyı kentlerimizin karakteristikleri ve iklim parametreleri göz önünde bulundurularak, doğal materyallerin kullanımı ile tasarımlar yapılmalı.

Böylece hem inşa edilen yapılar bulunduğu yörede insanı rahatsız etmeden bütünlük içinde yaşarken hem de daha sürdürülebilir ve kalıcı yapılar inşa edebiliriz.